Divan 7

122310_html_m3a238db1Türk Divanı Misafiri: Prof. Dr. Osman GÜMÜŞÇÜ

Konu: Anadolu’da Kaybolan Türk Yerleşmeleri (Kaybolan Köyler)

Tarih: 27/12/2014

 

 

 

 

DSCF1477

Anadolu’da Kaybolan Türk Yerleşmeleri (Kaybolan Köyler)

TDK Sözlüğü’nde tarih bilimi; “İnsanların, üyesi bulundukları toplumu etkileyen eylemlerinden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan; bu olaylar arasındaki nedensel ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri araştırıp gösteren bilim” olarak tanımlanmaktadır. Bu ve tarih bilimine ilişkin yapılan diğer birçok tanımda özellikle “yer ve zaman bildirme” üzerine vurgu yapıldığı dikkati çeken bir durumdur. Dolayısıyla bir yer/mekan üzerinde cereyan eden, tarihe konu olan tüm olay ve olguları doğru bir şekilde değerlendirmek -özellikle konunun iskan tarihi olması durumunda- ancak söz konusu mekan ve o mekanın özelliklerinin değerlendirmeye dahil edilmesiyle mümkündür.

İskan tarihi çalışmalarında arazi araştırmaları son derece önemlidir. Nitekim yerleşmelerin kuruluş yerinin seçimine etki eden faktörlerin belirlenmesinden tutun da, kaybolan veya ismi değişen yerleşme merkezlerinin yer tespitinin yapılması (lokalizasyon)[1], iskan devamlılığının takip edilmesi vb. konularda önemli bilgiler verir. Ayrıca arazide yapılacak inceleme ve gözlemler, yerleşme merkezleri herhangi bir sebeple günümüze ulaşmamış, kaybolmuş ya da terk edilmiş ise bu yerleşmelerin niçin ve ne zaman ortadan kalktığı konusundaki problemlerin çözümünde kilit rol oynayabilir.

Çeşitli araştırmacılar tarafından arazi araştırmasının önemli olduğu fakat birçok kişi tarafından ihmal edildiği dile getirilmiştir. Bu konuya ilişkin olarak H. İnalcık’ın son yıllarda yaptığı araştırmaların mutlaka vurgulanması gerekir.[2] O’nun özellikle Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu, kurulduğu saha ve ilk Osmanlı kroniklerinde ifade edilen yerleşmeler hakkındaki çalışmaları coğrafi bakış açısına oldukça yakındır. Nitekim İnalcık, son zamanlarda Osmanlı Devletinin kuruluş devri üzerine inceleme yapmak için topografik, arkeolojik ve toponimik araştırmaların da yapılması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadır.[3] Bu konunun önemine M. Kütükoğlu, “tarihçi, incelediği toplumla o toplumun içinde bulunduğu mekân arasındaki bağlantıyı hiçbir zaman gözden kaçırmamak mecburiyetindedir. Çünkü mekândan soyutlanmış bir toplum düşünülemeyeceği gibi böyle bir tarih yazımı da düşünülemez”[4]  sözleriyle yer verir.

Maalesef, ülkemizdeki tarihi çalışmaların büyük kısmı sadece arşivler ve kütüphanelerde tamamlanmaktadır. Dolayısıyla ne kadar iyi olursa olsun mutlaka eksik ve hatalar ortaya çıkmaktadır. Eğer geçmişte yaşamış insanları, kültürleri anlamak istiyorsak, onların yaşadığı zamana gidemeyeceğimize göre, onların yaşadığı mekanlara gidip görerek, tarihi olayları daha iyi algılayabiliriz. Ayrıca konuyla ilgili söylencelerin gerçek olup olmadığı ancak alan/arazi araştırmaları sonucu ortaya çıkabilir. Sadece söylenceler değil, tarih araştırmalarında doğrudan araziye çıkarak, gözlem ve araştırma yapmak sanıldığından daha çok fayda getirecektir. Dolayısıyla, ülkemizde yapılan tarih incelemelerinde bazı açmazları aşmakta gidilmesi gereken yollardan birinin arazi incelemesinden geçmektedir. Üstelik sadece mekan tarihi araştırmalarında değil, kişi ve kurum tarihi çalışmalarında bile araziye çıkılarak, kişi ve kurumun yer aldığı/yaşadığı mekan incelenmelidir.[5]

Arazi araştırmasının yer ve yerleşme isimlerinin doğru okunmasında, masa başı çalışmalar neticesinde okunan isimlerin kontrolünün yapılmasında ve ilgili yer ve yerleşmenin lokasyonun belirlenmesinde önemli katkıları vardır. Çünkü, Osmanlı belgelerinde yer alan yerleşme isimlerinin ilgili belgeyi düzenleyen kişi tarafından yazma ya da belgeyi kullanan araştırmacı tarafından okuma yanlışlarının olabileceği gözönünde bulundurulduğunda, araştırmacıların araştırma bölgesinde yerel halk ile doğrudan temasa geçmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu aşamada yerel halkın isimleri çalışılan dönemdeki şekliyle bilemeyeceği de göz önünde bulundurulması gereken bir durumdur. Söz konusu yer ve yerleşme isimleri günümüze kadar varlıklarını değişmeden koruyabildiği gibi zaman içinde meydana gelen söyleyiş ve dil farklılıkları nedeniyle ismin farklı olarak algılanmasına neden olabilir. Bütün bu durumlar göz önünde bulundurularak yer ve yerleşme adlarının en doğru şekli arazi araştırması vasıtasıyla tespit ve teyit edilmeye çalışılmalıdır.[6]

Araştırmalarda olduğu gibi doğru bir tarih öğretimi ve yazımı için mekan bilgisine ihtiyaç vardır. Bilindiği üzere söz konusu mekanı konu alan ve mekanın özelliklerini ortaya koyan disiplin coğrafyadır. Bu noktada birbirini tamamlayan yaygın bir şekilde kardeş disiplinler olarak bilinen tarih ve coğrafya maalesef ifade edilenin aksine birbirine büyük ölçüde uzak durmaktadır.[7] Arzu edilen tarih ve coğrafya disiplinine mensup araştırmacıların birlikte çalışmalar yapması, projeler yürütmesi,  tarihi perspektif ve mekansal değerlendirmelerle daha doğru bilgi, bulgu ve değerlendirmelere ulaşmalarıdır.[8] Gerek araştırma ve gerekse gerçekleştirilecek olan projelerde tarih ile coğrafya birbirinin mütemmim cüzleri niteliğindedir. Nitekim ülkemizde de son zamanlarda “tarihi coğrafya” ile ilgili çalışma yapan araştırmacıların ve yayınların artması sevindirici bir durumdur.

Nasıl ki geçmişi bilinmeyen bir konuyu sağlıklı bir şekilde ortaya koymak mümkün değil ise bir mekan üzerinde cereyan etmiş tarihe konu olan olayları da mekanı bilmeden ya da göz ardı ederek düzgün bir değerlendirme yapmak olası değildir. İfade edilen mekan ve zaman boyutunun olmadığı ya da yeterince yer  verilmediği çalışmalar doyurucu olmaktan uzak, yavan çalışmalar olacaktır. Bunun için yapılacak olan tarihi çalışmalarda mekan boyutuna gereken hassasiyetin gösterilmesi, arazi araştırmasının yapılması ile nitelikli araştırmalar ortaya konulmasına katkı sağlayabilecektir.

Arazi araştırmasının yanında tarih ve özellikle iskan tarihi araştırmalarında harita kullanımının[9] da ayrı bir yeri vardır. Ülkemize ait 1/200.000, 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli topografya haritaları araştırmacı için hem bir veri kaynağı hem de arazide kullanacağı bir araçtır. Nitekim araştırmacının amacına uygun tematik haritalar üretmesi yine bu haritalardaki bilgiler ile mümkündür. Bunun için söz konusu araştırmacı hem veri toplama hem de yazım ve sunum aşamalarında haritalardan istifade etmelidir. Unutulmamalıdır ki birçok mühim değerlendirme,  haritada “dağılış” işleminin yapılması ve verilerin harita üzerine yerleştirilmesi ortaya çıkabilecek, mekânsal ilişkiler, değerlendirmeler ve analizler ile çok daha doğru bir şekilde yapılabilecektir.

  • Bir arazi araştırmasının nasıl yapıldığı iskan tarihi araştırmaları açısında bir örneklem olarak sunulduğu bu çalışma göstermektedir ki:
  • Araziye bilgi ve bulgu toplamak amacıyla çıkılır, başka bir ifadeyle arazi, araştırmacının göz ardı edemeyeceği mühim bir veri kaynağıdır.
  • Arşiv belgelerinde yer alan bilgilerin doğruluğunun teyidi veya çürütülmesi için mutlak surette araziye çıkılmasına, yerinde inceleme yapılmasına ihtiyaç vardır.
  • Sadece iskan tarihiyle ilgili çalışmalar için değil kişi, kurum vb. çalışmalar için de araziye gitmek araştırmacıya yeni ufuklar açabilecektir.
  • Araziyi gören ve harita kullanan bir araştırmacı mekansal ilişkileri daha doğru bir şekilde görecek ve değerlendirmesi daha sağlam ve tutarlı olacaktır.
  • Arşiv belgelerinde okunan yer, yerleşme, şahıs vb. kelimelerin okunuşunun teyit edilmesi veya doğru okunuşunun nasıl olduğunun ortaya çıkarılması noktasında yöre halkıyla görüşmek çok daha sağlıklı neticeler verebilecektir.
  • Arazi araştırması ekip işidir. Ekibin birbirini anlaması, herkesin gayretli olması ve ekip ruhunun, dinamizminin araştırma sonuna kadar korunması hayati öneme sahiptir. Arazi işi çalışmalar açısından birçok faydaları var olduğu gibi bir takım zorlukları da beraberinde getirir. Özellikler 10 günü geçen arazilerde fiziksel ve ruhsal yorgunluklar artacaktır. İyi bir arazi araştırması gerçekleştirebilmek için birbirini anlayabilen ve arazinin zor şartlarına tahammül gösterebilecek bir ekibe ihtiyaç vardır. Bir takım külfetleri beraberinde getirse de arazi araştırması modern bilim araştırmalarında ihmal edilemeyecek şekilde hayatidir.

 

[1] İlker Yiğit ve Sevil Top Yilmaz, “Araştırma Yöntem ve Süreci”, Tarihi Coğrafya (Edt. Osman Gümüşçü), Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir 2013, s. 203-204.

[2] Bu konuda bkz: Raif Kaplanoğlu, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları, İstanbul 2000, s. 11-14; Halil İnalcık, “İlk Osmanlı Menakıpname Rivayetlerinenin Niteliği Üzerine”,R. Kaplanoğlu, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu içinde s. 9-14, Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları, İstanbul 2000.

[3] Osman Gümüşçü, “Tarih İncelemelerinde Arazi Araştırması ve Harita Kullanımı”, Bilig Dergisi, Sayı: 51, (2008) s. 120.

[4] Mübahat Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usül, Enderun Kitabevi İstanbul 1997, s.3-4.

[5] Gümüşçü, “Türkiye Şehir Tarihi Araştırmaları Üzerine Bazı Düşünceler”, ”, İmaret Dergisi Yıl: 1, Sayı 1, s. 20-21.

[6] Hasan Bahar ve Alpay İzbirlik, “Tahrir Defterleirne Göre Akşehir-Ilgın Çevresindeki Osmanlı Yerleşmelerinin Arkeolojik Metodlarla Lokalizasyonu Üzerine Bir Deneme”, ATA Dergisi, Sayı:7, (1997) s.275-276.

[7] Aslında Türkiye’de özellikle ilk ve orta öğretim açısından çok eskiden beri tarihin “kardeş bilimi”  kabul edilen coğrafya, nedense bilimsel araştırmalarda tarih ile bir türlü yan yana gelememiş ve görüntü olarak “küskün kardeşler” durumuna düşmüştür. Dünya’da son yıllarda bilimsel uzmanlaşma ile birlikte interdisipliner araştırmaların artarak yaygınlaşması eğilimi ağır bastığına göre, tarihi ve coğrafyanın birlikteliğini de artması beklenmelidir.  Bu gerçeklere rağmen, iki bilim arasındaki uzaklık nedeniyle, coğrafyacılarımız tarihi bilmemekte; tarihçilerimizde coğrafyayı bilmemekte, dolayısıyla da tarihi araştırmalardaki coğrafyayı ilgilendiren konu, ilke ve yöntemlerde bilinmemektedir. Gümüşçü, “Türkiye Şehir Tarihi Araştırmaları Üzerine Bazı Düşünceler”, s. 20-21.

[8] Tarihçiler tarafından yapılan araştırmalarda mutlak surette coğrafya bilgisine ihtiyaç vardır. Bu konuya ilişki olarak İ. Ortaylı şu ifadelere dile getirmiştir. “Tutarlı bir tarih eğitiminin iki unsura ihtiyacı vardır: coğrafya ve dil bilgisi. Toplumun aydın bireylerinin, insanlığın macerasını zamanlarda ve mekanlarda izleyebilmesi için bu iki dalda çok sağlam eğitim görmesi gerekir. Tarih kesinlikle coğrafya bilgisi gerektirir; tarihi coğrafya dalında tespitler yapmayan geçmişte siyasal ve kültürel mekanın nasıl şekillendiğini kavrayamayan bireylerin tutarlı bilgiye ve yoruma ulaşamayacağı açıktır. bkz. İlber Ortaylı, “Önsöz”, Dünya Tarih Atlası, S.V, Doğan Burda Dergi Yayıncılık, İstanbul 2006.

[9] Harita kullanımıyla ilgili olarak O. Gümüşçü şu ifadelere yer verir: Tarih tanımın içerisinde zaman ile birlikte mekan/yer gösterme kavramı olmasına rağmen ne yazık ki ülkemiz tarihçileri yaptıkları ve yazdıkları araştırmalarda neredeyse mekanı yok saymaktadırlar. Mekandan uzaklık beraberinde haritalardan uzaklığı da getirmiş dolayısıyla tarihçiler kaynak olarak haritaları kullanmadıkları gibi çalışmaları için harita da çizmemektedirler. Dolayısıyla yapılan çalışmaların bir tarafı eksik kalmakta ve okuyucu ve öğrenci için çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Osman Gümüşçü, “Türkiye’de Tarih Yazımı ve Tarihi Coğrafya”, Türkiye’de Tarih Yazımı (Ed. V. Engin ve A. Şimşek), Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2011, s. 567.

Bu yazı ile ilgili yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>