Divan 9

20150213_191513 Türk Divanı Misafiri: Yrd. Doç. Dr. Hakan ARSLAN

  Konu: Türkiye’de Kentleşme ve Kent Kültürü

 Tarih : 13/02/2015

 

 

 

 

 

20150213_194027

Türkiye’de Kentleşme ve Kent Kültürü

Türkiye’de kentleşme konusunda en yaygın şekilde kabul gören anlayış Chicago ekolünün yaklaşımıdır (Tekeli, 2011: 27). Bu ekolün ikili bakış açısına göre kentleşme, ilk olarak belli bir bölgedeki nüfusun yoğunluğu, heterojen yapısı ve tarım dışı faaliyetlerle uğraşıyor olması gibi özellikleriyle tanımlanır. İkinci olarak ise kente ait değer, davranış ve tutumların benimsenmesine dayandırılarak açıklanır. Türkçe’de ise kentleşme kavramı birinci anlam içeriğini sahiplenirken, kent kültürüne vurgu yapan ikinci anlam “kentlileşme” kavramıyla ifade edilmiştir.Tekeli, bu farklılaşmanın sebebini, Türkiye’de kentleşmenin iki boyutunun eş zamanlı olmamasıyla açıklamaktadır.

Gecekondulaşma, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte başkent Ankara’da gözlenmeye başlamış, ancak çağdaş Türkiye’nin modern kalesi olması planlanan bu kentte, modern öncesi görüntüsü ve geleneksel özellikleri nedeniyle “olumsuz” bir algı oluşturması dışında çok fazla dikkate alınmamış, rahatsızlık yaratmamış ve büyük bir kentsel sorun olarak düşünülmemiştir. Bu dönemin kentleşmesi, Ankara’nın artan nüfusu (ortalama binde 61) ve “numune kent” olması adına belli ölçülerde imarı dışında ülkenin genelinde durgunluk içinde geçmiştir. İkinci dönem (1950-1980) kırsal alanlardan kentlere yoğun göçlerle şekillenmiş bu çerçevede gecekondu bir yandan Türkiye’nin kentleşmesinde gözardı edilemez bir unsur haline gelirken aynı zamanda kente göçenlerin barınma ihtiyaçlarını karşılamalarının en etkin aracını oluşturmuştur. Buna rağmen devletin yetkili kurum ve makamlarının bu olguyu gerçekçi bir biçimde değerlendirmeleri, Türkiye’nin kapitalistleşme sürecindeki yerini anlamaları zaman almış, kent ve konutla ilgili politikalar geliştirme çabası minimal boyutlarda kalmıştır. Önlem olarak düşünülen pek çok yasal düzenleme hayata geçmemiştir. Aynı plansızlık ve kalıcı bir kentleşme ve konut politikasının oluşturulamaması durumu 1980 sonrasında da sürer. 1980’lerle başlayan süreçte en önemli gelişme ithal ikameci politikaların terkedilmesi ve neoliberal politikaların devreye sokulmasıdır. Bu perspektif değişimine paralel olarak da kentsel alanlar ve kentlerin önemli parçası olan konutlar ve konut alanlarının değişim değeri perspektifi üzerinden tanımlanması hız kazanmıştır. Özellikle İstanbul, ortaya çıkan yeni yapılaşma biçimleriyle bu değişimin gözle görünür mekânsal “model”ini oluşturmuştur. 80’ler ve daha çok 90’lar boyunca İstanbul’un konut piyasasında gözlenen büyük sermaye merkezli dönüşüm, o gün için olmasa da bir sonraki on yılda ülkenin diğer (büyük) kentlerine yayılmıştır. Bu dönemin kentleşme ve konut politikaları açısından bir başka önemli gelişmesi ise kooperatifleşme olmuştur. 80’lerin başında kurulan Toplu Konut İdaresi ve Toplu Konut Fonu ülkedeki konut ihtiyacının giderilmesi için kaynak sağlamış ve Türkiye’de kooperatifler kanalıyla üretilen konut oranı %30’lara yaklaşmıştır. Ancak 90’lı yıllarla birlikte bu kurum etkinliğini yitirmeye başlar. Pekçok araştırmacı 1980 sonrası kentleşme süreçlerini tek bir dönem olarak ele almaktadır. Ancak bu çalışmada 2000 sonrasını ayrı bir dönem olarak ele almanın daha uygun olacağı düşünülmüştür. Yukarıda da ifade edildiği üzere neoliberal politikaların kent üzerinde etkisini göstermeye başlaması 1980’li yıllarda olmuştu. Ancak bu etkinin, özellikle büyük sermayenin gayrimenkul sektörüne yatırım yapması ve ortaya çıkan konut alanlarının kenti sosyal ve mekânsal olarak yarması şeklinde diğer büyük kentlerde de görülmesi 2000 sonrasında gerçekleşmektedir. Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002’de iktidara gelişiyle, 1980’lerdeki etkinliğini yitirmiş olan TOKİ’nin yeniden organize edilmesi ve yeni yetki ve işlevlerle donatılması, bu kurumu bir kez daha konut sektörünün ana karakterlerinden biri yapmış ama bu kez öncekinden çok daha güçlü bir şekilde hem konut üreten müteahhit hem de kentsel alanları pazarlayan arsa sahibi haline getirmiştir. Aynı zamanda TOKİ bu dönemde, kuruluş amacı alt gelir gruplarının konut ihtiyacını karşılamak olmasına rağmen vizyon projelerine yönelmiş ve büyük inşaat şirketleriyle yaptığı anlaşmalarla “yoksulları” kentlerin görünmez kısımlarına tahliye etmenin aracı olmuştur.

Türkiye’nin kentleşme sürecinin gerçekçi bir analizini yapmak zaman almıştır. Böyle olduğu için de sürecin kontrollü bir şekilde yönetimi sözkonusu olmamıştır. Erder de (1996: 68), Türkiye’de kentleşme sürecinin ne “piyasa” kurallarına ne de etkin kamu denetiminin olduğu “planlı” kurallara dayandığını ifade etmiş ve kentleşmenin süreç ve sonuçlar şeklinde gerçekleştiğini belirtmiştir. Gerçekten bu makalede de çerçevesi çizildiği şekliyle ilk dönemde ulus-devlet ideolojisinin belirleyici olmasına rağmen kalıcı bir kentleşme politikasının oluşturulamadığı, ardından kentlere yoğun göçle birlikte gecekondulaşmanın yaşandığı ve sürecin daha da karmaşıklaştığı, buna karşın etkili yasal düzenlemelerin oluşturulamadığı gözlenmiştir. Sermayenin etkisinin arttığı sonraki dönemlerde de uygulamaların kentin neredeyse ranttan ibaret olarak algılandığı, sosyal yönünün gözardı edildiği görülmektedir. Türkiye’deki kentleşme süreci, dönemler açısından ele alındığında ilk dönemde resmi ideolojinin, ikinci dönemde gecekonduların, üçüncü dönemde ülke genelinde daha fazla yaygın etkiye sahip olduğu için kooperatifleşmenin ve son dönemde de sermaye-TOKİ işbirliğiyle kentleri ayrıştıran yapıların başrolde olduğu bir seyir izlemiştir. Ancak daha çok ikinci dönemde kendisini gösterse de konut, kent, kentleşme ve hatta kentlileşme alanındaki konuların değişmez faktörü olan gecekondulaşma özellikle önem taşımıştır. Öyle ki kentleşme sürecinin tamamını gecekondu kavramı üzerinden okumak bile mümkündür. Kentlerin fiziksel olarak büyümesinin, işlevlerinin artması ve/veya değişmesinin yanısıra “kentlileşme” tartışmaları da hep bu olgu üzerinden tartışılmıştır. Bu noktada köylülük-kentlilik olarak kentlerdeki ikili kültürel yapı tartışmaların ana damarını beslerken yapısal süreçler, değerlendirmelerde yeterince yer almamıştır. Bu eksiklik nedeniyledir ki, değerlendirmeler genellikle “köylerinde kalsınlar”, “kente gelmesinler”, “gelenler geri dönsün” kolaycılığına kaymıştır. Bu yaklaşım, toplumun genelinde gecekonduculara yönelik olarak gelişen “kendilerinin olmayan kent topraklarını zapteden işgalciler”, “bedavacılar”, “rantiyeciler”, “cahiller”, “kültürsüzler” gibi algıların sonucuydu. Aynı şekilde gecekondu alanlarının da kentin görünümünü bozan, çirkin, düzensiz, kontrolü güç ve dahası suç üreten yerleşimler olarak tanımlanması da birbirini tamamlayacak şekilde dışlayıcı algıları katmerleştirdi. Ayrıca gecekondu alanlarının başta deprem olmak üzere doğal afetlere karşı dayanaksız olması da bu alanların yeniden bir inşa faaliyetine tabi tutulması için gereken toplumsal konsensüsü, bu bölgelerde fiilen yaşayanlar hariç, sağlamaya yetiyordu. 1980’lerle beraber hakim olmaya başlayan neoliberal yaklaşımın 2000’ler sonrası iktidarını açıkça ilan etmesiyle de kentlerin, potansiyel olarak çok değer kazanacak bu bölgelerinin nasıl bir işlemden geçirileceği netleşti. Kapitalizm her krize girdiğinde başvurulan kentsel arazi bir kez daha kurtarıcı olacak ama kapitalizmi ve sermayeyi kurtarırken, yüzeysel bakışa göre “kentlileşememiş” bile olsa aslında kentin bir parçası olan gecekonduluyu, daha da genişleterek söylenecek olursa yoksulu bu planlamaların içine yerleştirmeyecekti. Daha önceki “gelmesinler, köylerinde kalsınlar, geri dönsünler” gibi yaklaşımlar bu süreçte, “madem ki dönmüyorsunuz, görünmez olun!” şeklini aldı. Bu nedenle devlet eliyle, kentlerin “görünür” alanları, TOKİ tarafından büyük inşaat şirketleriyle yapılan anlaşmalar gereği parlatılır, üst ve üst-orta sosyo-ekonomik sınıfların kullanımına açılırken artık kendilerine ihtiyaç duyulmayan yoksul kitleler, kentle bağlantısı sorunlu “görünmez” alanlarda yerleşmeye zorlanmaktadırlar. Dolayısıyla yeni dönemin konut politikasını belirleyen temel etken de kentsel arazinin değişen rantı tarafından belirlenmektedir. Bu süreçte devletin rolü de neoliberal yaklaşıma uygun olarak sermayenin önünü açmak ve işini kolaylaştırmak olmaktadır. Kentler birlikte yaşanınca anlam kazanan ve “canlı” mekanlardır. Paranın tek tipleştirici (Simmel, 1991) karakterinin yol göstericiliğinde değil, kişi ve grupların kendi sosyal, kültürel, inanca dair birikim ve hayalleri çerçevesinde tanımlanmalı ve inşa edilmelidir. Barınmak ve bu anlamda konut edinmek ise kente ait hissetmenin, kentli olmanın ve dahası kentteki insan haklarının ana noktasını oluşturduğu içindir ki, kentleşme ve konut politikaları asla ikincil bir konu olarak ele alınamaz.

Bu yazı ile ilgili yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>